| Erhan's profilehepimiz erhaneciyiz...!!...PhotosBlogLists | Help |
|
March 21 Ateş Düştüğü Yeri Yakar
… Televizyonun sesi kısıktı… Ekranda haberler akıyordu… Alt bantta “Ankara’da trafik kazası: 1 ölü” yazıyordu… Bir an Ankara’daki arkadaşlarım geldi aklıma, her birinin sureti gözümün önünden hayal meyal akıp giderken ekranda bir vesikalık fotoğraf belirdi; tam da beynimde dönen fotoğraflardan birinin benzeri..! Kafamdan aşağı kaynar sular dökülürken televizyonun sesini çoktan açmıştım. Çok şükür ki(!) kazada vefat eden kızcağız, benim arkadaşlarımdan biri değildi; ve ben vefat eden kızcağızın benim değil, bir başkasının bacısı olduğu için sevinmiştim..! Ne de olsa ateş düştüğü yeri yakardı…
…
Babanızın öldürüldüğünü düşünsenize… Bombalanan kentinizde bir sabah, evine ekmek bulmak için çıkıp bir daha gelmediğini… Duvarda asılı çifte namlulu tüfeğin artık size kaldığını, işgalci askerler kapıya dayandığında ailenizin bütün yükünün birfiil omzunuzda kaldığını düşünsenize…
Doğup büyüdüğünüz mahallenin yerle bir edildiğini düşünsenize… 20 sene önce sallandığınız salıncaktan tutun da, önceki gün ödevinizi yaptığınız kütüphaneye kadar, neyiniz varsa sebepsizce yakıldığını düşünsenize… “Allah’ım, neden biz?” dememek için kendinizi nasıl tuttuğunuzu bir düşünsenize…
Gözünüz gibi baktığınız, sakındığınız bacınıza, az önce gözünüzün önünde annenizi katleden kansızın el sürmeye yeltendiğini düşünsenize… Ellerinizi bağlayan iplerin birer yılan olup sizi boğduğu, canınızı alması için Tanrı’ya ve işgal güçlerine yalvaracağınız o anı bir düşünsenize…
Bu yazının burasına kadar kaçınız tahammül edebildi ki..?
Maalesef, bunların hiçbiri hayal gücü uydurması senaryolar değil…
Bugün, bir kez olsun ateşin sizin üstünüze düştüğünü varsayın.
Bugün, bütün “bilmemneizm”leri, “bilmemnecilik”leri bir kenara bırakıp insanlığınızı düşünün… İster Âdem’in torunu deyin kendinize, ister Allah’ın herhangi bir kulu, ister bu dünyaya ayak basan 7milyar insandan herhangi biri…
Bugün Haçlı Seferleri’ni düşünün… Bugün Çanakkale’yi düşünün… Sarıkamış’ta donarak can veren 90bin şehidimizi düşünün… O 90bin şehide 90 yıldır yaktığımız feryatları, türküleri, destanları düşünün… 90bin şehidimiz bir mermi bile sıkamadan göz göre göre can verirken kılını kıpırdatmayan, destek olması gerektiği yerde köstek olanlara ettiğimiz küfürleri, lanetleri, bedduaları düşünün…
Bugün, biraz olsun ileri görüşlü olup 90 sene sonrasını düşünün…
Bugün Bosna’da, özgürlük mücadelesi verirken canından olan 100binleri düşünün… Bugün Çeçenistan’da, mahallesi yerle bir edilen, bütün komşuları kurşuna dizilen bir köylüyü düşünün… Bugün Afganistan’da, tüm ailesi gözü önünde öldürüldükten sonra bir manga dolusu kansızın tecavüzüne uğrayan esmer kızı düşünün… Bugün Filistin’de, okuluna gitmek için günde iki defa İsrailli askerler tarafından üzeri aranmak zorunda kalan, İsrailli askerler eğer izin verirse okuluna gidebilen, babasını tanımadan namluyla tanışan, İsrail M16’larını oyuncak sanan 6 yaşındaki sabiyi düşünün…
Bugün, burnumuzun dibinde, Irak’ta, 4 sene içinde katledilen 1milyon insanı düşünün… O 1milyon insanın yasını tutan, acısını bağrında yaşayan 10milyonları düşünün… Bugün, Irak’ın işgalinin 4. yılında, tüm bu vahşet karşısında kılımızı kıpırdatmadığımız, destek olmamız gereken yerde köstek olduğumuz için, 90 sene sonra bize küfredecek, lanetler okuyacak, beddua edecek 100milyonları düşünün…
…
Ama biz de haksız değiliz ki...(!) Ne de olsa ateş düştüğü yeri yakar, çünkü ateşin düştüğü yerdekiler, bizim gözümüzde, ateş olsa cürümü kadar yer yakar…(!)
Erhan TAŞKIRAN March 06 Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun...Sanıldığı kadar basit şeyler değildir şarkılar. Birkaç nota, üç-beş kelimeden daha fazlasını barındırır içinde...
Kimi zaman hayatımızın arka fonunda çalar şarkılar, zamanımızın boşluklarını doldurur sinsice; kimi zaman da sipariş üzerine oynatılır, bizi şarkılardan iyi ne anlatabilir ki?..
Sadece bestelenmiş şiirler değildir onlar, ayrı bir akustiği, estetiği vardır. Hem şiir gibi sıkıcı da değildir tüketimi, bir şiir en fazla kaç kez okunur ki?..
Zaman olur, psikolojik bir terapi haline gelir müzik dinlemek canımız sıkkınken depresif şarkılar açarız hep; ama hiçbir şarkı, o anda hayatın bize söylediği şarkıdan depresif değildir... Kafamızdaki sesleri bastırmak için açarız sesi, şarkıyı yazanın derdi bizim derdimiz oluverir, kendi sıkıntımızı unutturur bize...
Şarkıları sahipleniriz, şarkılar hediye ederiz sevdiklerimize... Yaşanmış olaylara şahit gösteririz, “o gün bu şarkı çalmıştı radyoda” deriz; sonra ne zaman bir notası çınlasa kulağımıza, geri sararız filmini hayatımızın...
Geçmişte kalan anılarla özdeşleşmiş şarkılar üzer bizi, o anılar geçmişte kalmıştır çünkü, ne kadar güzel de olsalar en fazla buruk bir gülümseme bırakırlar dudaklarımızda...
Kimi zaman da hiç yoktan dert açar başımıza şarkılar. “Bu benim hikayem!” dedirtir, can acıtır bu şarkılar. Hayatımızın başrollerini getirir gözümüzün önüne; unutulmuşları hatırlatır, unutulmayanları çiviler beynimize...
Vel hasılı, sanıldığı kadar basit şeyler değildir şarkılar. Birkaç nota, üç-beş kelimeden daha fazlasını barındırır içinde...
Erhan TAŞKIRAN
www.sevgilidergi.net / Mart 2007 February 27 AFÖzür dilerim... Her kimsen, neysen, ne olduysan, ne olduysa, hepsi için, hepsi adına özür dilerim...
Gizsiz öznesi olduğum sentetik hayallerin ve yalanın önde gideni gülüşlerim... -Beden dilinin de kemiği yok- dokunduğum her bir hücrenden, dokunduğun her bir hücrem adına, özür dilerim...
Yalnızlığın posası gözyaşları... (ki vitamini de oradadır zaten) Belki yalandı onlar da; inandığım, inanmak istediğim bir yalan...
Özürlerim ve bilimum affetme sebeplerin, omzundan çaldığım saç telleri için, içinden seni çıkardığım şarkılardan ve içinden çıkamadığım herşeyden... Hepsi için, hepinizden, hepimiz adına, özür dilerim...
Erhan TAŞKIRAN February 12 Benim Şiirim...Önce saçlarımı kestirdim, aynada farklı bir yüz görmek adına...
Ardından uzamış sakallarımı - ki boşvermişliğimin bir simgesiydi onlar - kestim kendi ellerimle...
Banyolar yaptım, arındım eskilerimden ve eskilerimden yadigar herşeyden...
Soru soran gözler gördüm;
üçnoktaladım herbirini boş bakışlarla...
Değiştim...
Bir savaştan daha yenik ama sağlam çıktım...
Yeni kadınlar, pembenin yeni tonları, yeni rujlar, yeni ayrılıklar ve yeni terkedilişler...
Hepsine hazırım..!
Göğsümdeki sargıdan kan sızsa da hala,
şarkılar şiirler daha da acımasız gelse de üzerime,
ben hazırım...
"Hadi...
Gelin üstüme...
Korkmuyorum..!" January 24 Tufan...
Şehirler arası yolculuklar yetmiyor artık,
uzaklar eskisi kadar uzak değil...
Kaçıp gittiğim yerlerin yerlisi oluyorum yavaştan,
ne acı...
Sigaralarım yanmıyor "baştankaybetmişliğim"e otobüs terminallerinde...
Oysa ben asıl onlara binip giderdim uzaklara...
...
Bir gemi yapmam lazım belki de...
Doldurmam lazım içine, her hüzünümden en az birer çift...
Üremeli hüzünlerim,
hiçbir gidenin soyu tükenmemeli...
Öyle çoğalmalılar ki güvertelerimde,
öyle...
Fırtınalar kopacak biliyorum,
durulacak sonra içim...
Karaya ayak basarken "önden buyurun" diyeceğim,
tüm "eski"lerime...
...belki de en güzeli böyle... December 28 “Bir şarkı yapmam gerek...”“Bir şarkı yapmam gerek...”
Anlatmam gerekenler var... Beni anlamayanlar var... Beni dinlemeden gidenler var... Onlara bir şekilde ulaşmam gerek...
Dinledikçe kahrolduğum şarkılar var... O kadar silmeme rağmen en zayıf noktamdan, kulağımdan, beynimin içine tekrar girebilen insanlar var... Şarkıların bana anlattıkları var... Şarkılardan anladıklarım var... Bi şarkı yapıp kahretmek istediklerim var, en kötüsü... Aynen bana yaptıkları gibi sinsice beyinlerine girmek istediklerim var... İşte sırf bunun için, “bir şarkı yapmam gerek!..”
Müzisyen olmalıyım ben, müzisyen olmam gerek... Ağzımı meşgul etmeyecek bir enstrüman çalmalıyım önce, ve o bass gitar olmamalı, sahnede o kadar geride kalmamam gerek... Davul çalabilirim mesela, trampetlerin üzerlerine yapıştırmak istediğim resimler var...
Gitar çalmalıyım en çok, gitar çalmam gerek... Severim gürültüyü, insanın gürültüyü sevmesi gerek... O (dolma) kalem gibi parmakları bir şekilde perdelere sığdırmam gerek... Akorla püsürle işim yok, solo çalmam gerek, tel koparmam gerek benim... Elimin kanaması gerek sahnede...
“süslerle bezeli, dantelli işli, allı pullu güllü şarkılardan nefret ettim!..”
Benim sahnede olmam gerek, bir şekilde... Afişim yapıştırılmalı çünkü İstiklal’in duvarlarına... O afişleri gözüne gözüne sokmak istediğim insanlar var...
Fazlaca agresifim, bir şekilde sinirimi boşaltmam gerek... Tel kopararak olur, davul patlatarak olur, bir şekilde... Bağırmam gerek, nefretlerimi dilaltı yaptım yıllardır... Sahnede tükürmem gerek onları, sahneden tükürmek istediğim insanlar var, ve sırf bunun için, benim sahnenin üzerinde olmam gerek...
“...oyna dur barlarında, şak şak kankalarınla... Para pul için kırıtmandan nefret ettim...”
Bağırmam gerek, çokça bağırmalıyım... Sesim kısılana kadar... Söylemek istediğim o kadar çok –bestelenmiş şiir- var ki... Haykırmalıyım... Kimse beğenmemeli yaptığım müziği, çünkü kimsenin benim kadar nefreti olmamalı... Çaldığım barın en sıkı müşterisi ben olmalıyım, sahneye bi’ bira daha alabilir miyim?
“bildiğimiz şarkıları söylemekten korkmamalı...”
Ölmeliyim hemen akabinde, afişim asıldıktan hemen sonra ölmem gerek... Bitmeli, ötesi olmamalı çünkü... Mezar taşıma -senin içindi bütün zaferlerim- yazdırmam gerek...
“...buralardan gidince unutmayan ruh gerek...”
Yalan olmam gerek benim, bok yoluna gitmem... Aksi halde çok fazla gideceğim insancıkların üzerine, çok kötü olacak... Bok yoluna gitmem gerek, kimse bilmeden...
“..böyle herşey daha güzel...”
Erhan TAŞKIRAN
*: Tırnak içindeki cümlelerin tamamı Padma’nın “La” adlı şarkısından alıntıdır, dinlemek isteyenler için: December 13 gidemeyiş
...ne zaman gitsem senden, aklımı rehin bırakırım...
Bedenimi alır götürürüm en fazla, Ruhum sen..!
“su vanasını kapattık mı bey?” kıvamında gidişlerim, “sigortaları indirdik mi..?”
Hep bir kaybetme korkusu, hep bir paylaşma... Adına aldatılma diyemediğim.. Bir benim oluyorsun çünkü bir geri kalanların...
Şiirini yazsam düzyazı oluyor, Cümleni kursam şiir...
Her kafiyeye yakışıyor adın... Her satırın sonunda sen diye vazgeçtim tüm ölçülerimden…
Yeşile verdim namını, Küstü geri kalanlar...
Nereye gitsem sana seğirdi ayaklarım…
İstanbul’um… Benim küçük orospum…
dipayrılığın rengi nedir.. "sepya" diye tabir edilen renk, hangi ana renklerin birleşiminden oluşur, hüzün ve yalnızlık..? bir ayrılık kaç paket sigaraya tekabül eder.. "hazan" kelimesi sadece bir mevsimi mi temsil eder, yoksa mecazi kullanımlara da açık mıdır.. yapraklar neden dökülür ve insan oksijensiz nasıl yaşar.. yaza ermek için kaç bahar öldürmek gerekir, baharların sırası neyi değiştirir..
diyelim ki senin elin 22°C, benim ki 38.. el ele tutuştuğumuzda ne kadar ısı geçişi yaşanır, yaşanan sadece ısı geçişi midir.. kaç joule'lük iş yapmış oluruz, yaptığımız iş midir.. seni ısıtmak için üşümem mi gerekir.. sen mi olmasan ben yanarım, yoksa ben mi olmasam sen üşürsün.. sürtüşmelerimizde ne kadar ısı açığa çıkar..
telefon nedir, nasıl çalışır.. senin sesini başka bir nesne nasıl çıkarabilir.. sesini simüle ettiği için sevmem mi gerekir telefonu, yoksa tüm insanlar aslında 10 haneli rakam kombinasyonları mıdır.. sen beni "aradığında", yani sen telefonunla, telefonum benle konuşurken, "seni seviyorum" cümlesini duymuş olmak beni sevdiğini ne ölçüde ispatlar.. "seni seviyorum" cümlesinin raf ömrü ne kadardır.. Geldiğinde sevindiğim ölçüde mi üzülürüm gidince, yoksa birşeyden kendisi çıkınca geriye birşeyler kalır mı..
bir insan kaç para eder..! ben mesela.. ailem, geçmişim, kariyerim, dergim, fotoğraflarım, öğrencilerim, arkadaşlarım, eski sevgililerim, aşklarım, hayallerim, hazanlarım, hüzünlerim, yalnızlığım.. hepsi kaç para eder.. terketmek israf mıdır.. bir aşk kaç para eder.. kaç para, ne kadar değerlidir..
kimim ben, bugün ne günlerden.. "zaman"
-bir devam yazısı, yarım kalan herşeye dair-
...ya o değil de, asıl derdimiz "zaman" kavramı ile galiba... Süreçler, umutlar, vaatler; hepsi zaman kavramına ait can sıkıcı şeyler. Oysa bir anda oluveren şeyler ne kadar güzel...
"Zaman"... Bir sayı doğrusu, tek boyutlu birşey, ne kadar sıkıcı!.. Hızı sabit, teoride... Bir gün 24 saat, bir saat 60 dakika, bir dakika 60 saniye... Saniye? "Seksensekiz" diyene kadar geçen süre; kime göre, neye göre? Daha yavaş "seksensekiz" desem daha mı çok yaşarım acaba?
"Zaman"... Birkaç rakam kombinasyonu (birşeyin kombinasyonu olan herşeyden nefret ederim! Telefon numaralarıyla özdeşleşmiş insanlar, hepsi hepsi 10 tane tuşla yazılmış mesajlar...) Gün-Ay-Yıl, Saat:Dakika:Saniye... Sayı doğrusundaki noktalar.
"Zaman"... Tek yönlü akış...(Tek yönlü herşeyden de nefret ederim, vektörler vardı mesela fizikte, ne ucuz şeylerdi...) Geri dönmenin, durmanın korkusu da yok, umudu da... Tek yönlü gidiş işte, at gözlüğü... Tren veya, aynı rayda, sabit hızla...
"Süreç"i anlattığı zaman, daha bi sinir bozucu oluyor "zaman"... İngilizcede "have been" kalıbı vardır, bir anda olup bitmeyen şeyleri anlatır, o! Mesela: "Üniversiteden bu sene mezun oluyorum", bu bir anda mı oldu? Hayır; 4, 5, belki 6 sene... Mesela: "Arzu'dan ayrıldım", bu bir anda mı oldu? Hayır; kaç paket sigara, kaç uykusuz gece var o cümlede...
"Zaman zaman" diye bir kalıp vardır bir de... "Bir şeyi zaman zaman yapmak!", aslında çok da sevmemek, ama yapacak daha güzel birşey bulunamadığında ona sarılmak, ne büyük karaktersizlik! "Terlemeden sevişenler" diye bir şarkısı vardı Teoman'ın...
Bir hiyerarşi düşünün, tek bir lider, altında birsürü köle... Her köleye verilmiş farklı miktarlarda para... Hepsine verilen para sabit, ama hiçbiri cebinde ne kadar para olduğunu bilmiyor, ve lider tarafından para harcamak zorunda bırakılıyor, hergün sabit miktarda... Cebindeki para bitmeden en çok iş yapan kazanıyor oyunu! Gerçekten "vakit nakit" galiba...
Ne şekilde olursa olsun, bir olayın içine zaman kavramı girince ucuzluyor herşey... "Takma kafana oğlum, zamanla unutursun!" Ben unutmak istemiyorum ki... Zaman geçiyor ama, "ben unutmak istemiyorum ki" derken bile bir miktar zaman geçiyor. Aleyhimize işleyen birşeyler var hep, zaman "geçmeye" devam ettikçe...
Yeterince kaybetmedik mi zamandan? December 12 Game OverGeldik – gördük – yendik birbirimizi: -3 kelime ile anlatılabilinen ilişkilerin figüranımsı başrolleri veya sürekli acelesi olan metropol geri zekalıları- Oscar’lar verdik kendilerimize, farklı dallarda; “Ne de güzel terk ettim ama?” Yalnız kaldık; gölge aradık… Gölgelerimizle avunacak kadar yalnız bıraktık kendimizi… Mumlar yaktık, uzasın diye gölgeler; başucumuza koyduk birbirimizi, dibimize ışık veremeyeceğimizi bile bile… Yandı, eridi her şey; aktık birbirimizin üstüne… Kokularımız sindi sinsice… Fırtınalar koptu, söndü mumlar Karanlıkla baş başa kaldık karanlıkta El yordamıyla eller aradık, yoktu kimse… Sokaklarımıza adlarımızı verdik birbirimizin unutulmamak adına… Basıp üzerlerine geçtik sonra, kendi çıkmazlarımıza doğru… Müsait bir yerde inmek istedik, durmadı dünya bir türlü… Zaman “geç”ti… Vakit doldu… Oyun bitti… Erhan TAŞKIRAN October 10 Buralardan GitmeÇok su verince ölür ya çiçekler, Ya da çok okşayınca başını bir kedinin, basar tırmığı gider… Su kadar acımasız mıdır gözyaşlarım bilemem, ama bir umut çürür gözlerim gidersen eğer, çürür de bu şehrin sensizliğini göstermez bana… hani bütün o eski aşklarını kuruttuğun defter aralarında; oyunlarıyla mutlu; belki daha çok oynatanıyla… Ve affedilmeyi çok seven Ki şimdiden özür dilerim sensiz yapamayacağım için… Yaramaz, bir boka yaramaz, bir çocuğum; büyümüş de küçülmüş… Sen ne güzel güldün, solmuyordun… ve ya ben güzel bahçıvandım, koymuyordum seni defter aralarına… Hem çok seviyordun benim kurumuş halimi; hem beni yormuyordun suyla güneşle… Çiçekler… Çiçek dediğin toprakta durur… Çiçekler sevildikçe büyür, sevindikçe ölür… Gitme diyorum sana beni çıkartmadan bu çizgili hatıra-metodluktan… Gitme, çiçeklerim ki üç-beş tane kaldı zaten, benimle ölür… Gömerler birkaç sayfa ileriye…
Buralardan gitme… Bu koca İstanbul sığmaz defter aralarına… Buralar gitsin, verelim kız kulesini Ankara’ya mesela… Sen gitme… Gitmek çözecekse, biri gidecekse, sen-ben-bu aşk sığmıyorsa buralara buralar gitsin, sen gitme... Zincirleme Cisim TavlamasıDünyanın en güzel isim tamlamasıydı adlarımızın yan yana yazılışı... Takısız kulpsuz belki, ama onurluydu; sen zincirleme yapana kadar... Yalnız YazHangi dinin kitabında yazar, yapraklar dökülmeden çekip gitmek..? Kim savunur ayrılığın üstüne yağan karı..? Yanlızlık da bi mevsim meyvesi sonuçta.. Hormonlu aşktı bizimkisi.. Sızılı yaşadık, genç öldük... Oysa 'dur gitme' gelmişti zarlar.. Daha kaç fırt çekmiştik ki sigaramızdan.. Kaç fırtına kopmuştu dudaklarımızda.. Gittiğin yolların tozu oldum şimdilerde.. Üstümde bi ayrılık yükü, Onun üstünde kar taneleri.. Olur da geri dönersen birgün, Uğraşma boşuna... Cesedimi çiğnemeden bulamazsın beni... AyrılıkYanlış yazmışlar ayrılığı... Giden gider, kalan sağlar, sağ değildir aslında... |
|
|